Sepetiniz boş görünüyor
Biz yetişkinlere ya da çocuklara ‘doğayı sevdirmek’ diye bir şey var mı? Uzun zamandır bunu düşünüyorum. Benim bu soruyla ilişkim bir fikirden çok yaşadığımız bir yerle başladı. Biraz geriye, 2019 yılına Büyükada’da yaşamaya başladığımız zamana dönüyorum. O zaman büyük oğlum henüz altı aylıktı. Bu sorunun anlamı ve cevabı çocuklar için daha da net gelişiyor. Çünkü adada doğa, çocukların hayatına sonradan eklenen bir kavramdan ziyade, zaten içinde büyüdükleri, onları saran, temas ederek ve yaşayarak öğrendikleri bir ortam oluyor. Zamanla farkettim ki biz hiçbir şey planlamadan, ada bizi kendi ritmine almış; biz de seve isteye maruz kalarak yavaş yavaş öğrenmeye başlamışız.
Her zaman bir adada yaşama isteğim vardı. Bu isteğin bende yarattığı duygu ayrılırken de peşimi bırakmazdı. Tatil için gittiğimiz adalardan yanımda mutlaka oraya ait bir parça ile eve dönerdim; bir çiçek, aromatik bir bitki, yerel bir tarif ya da bir tekstil. Bunlar benim için sadece hatıra değil, orada geçirdiğim zamanı saklamanın, gerektiğinde yeniden hatırlayıp iyi hissetmenin yollarıydı.
Adalara genelde sadece yazın gidilir gibi bir algı vardır. Oysa benim tercihim genelde sezon dışında gitmek olur. Kalabalıklar çekildiğinde, ada yavaşladığında ve yerel hayat daha bariz görünür olduğunda orayı gerçekten deneyimleyebildiğimi hissederim. Öyle zamanlarda, sevdiğim bir yemeğin tarifini aşçıdan almak, hatta ertesi gün mutfağına davet edilmek bile mümkün olur.
Biz de tam olarak böyle bir dönemde, sadece yaz için kalmayı planlayarak tuttuğumuz evimizde, bir ayağımız şehirde bir ayağımız adada olsun düşüncesiyle, kasım ayında yaşamaya başlamıştık. Geçici sandığımız bu kararın, hayatımızın yönünü bu kadar kalıcı şekilde değiştireceğini o zamanlar bilmiyorduk.
İngiliz yazar ve eleştirmen John Ruskin’in çok sevdiğim bir sözü var, ‘’ Güneşin keyifli, yağmurun ferahlatıcı, rüzgarın insanı diri tutan, karın ise çoşku uyandıran bir yanı vardır. Aslında kötü hava diye bir şey yoktur, sadece iyi havanın farklı biçimleri vardır.’’ Şehirden uzaklaşıp uyaranların azaldığı bir yerde bunu deneyimleyerek hissetmenin ne kadar güzel ve ayrıcalıklı olduğunu fark ettim. Taşındığımızda adanın en güzel olduğu mevsimlerden sonbahar başlamıştı. Sabahın erken saatlerinde çılgınca bağıran martılar, vapur düdükleri, yağmurun sesi ve rüzgarın uğultusu hayatımıza eşlik eden yeni seslerdi. O kadar sessizdi ki ortam, doğalgaz sayacının sesi dahi duyuluyordu, değil ki çığlık çığlığa uçuşan martılar… Oğlumun farkında olarak ilk çıkardığı sesin “gak gak” olması hiç de şaşırtıcı gelmemişti!
Şehirde yaşarken de hafta içi ya da haftasonu farketmeksizin parka, ormana ya da deniz kıyısına bir yerlere gitmek için her zaman fırsat yaratırdık ve bu bize çok iyi gelirdi. Büyük oğlum doğduktan sonra da rutinimiz değişmedi, bir süre sonra da ada hayatına merhaba dedik. Yaptığımız programlar bir nevi ayağımıza geldi.
Ada hayatı hepimize yeni ve farkındalıklı bir nefes oldu. Dışarı çıkmak için büyük planlar yapmamız gerekmedi, oyunun bir süresi değil bir akışı oldu, çocuklar için oyuncakların yerini kuru dallar, kozalaklar, yeri geldi yosunlar, yengeçler ya da denizanaları aldı. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki doğayı sevdirmek aktif bir çaba değil, daha çok geri çekilerek alan açma, karışmama haliymiş. Adaya taşındıktan üç sene sonra şehirdeki evimizi kapattık, ikinci oğlumuzu kucağımıza aldık ve farkına varmadan yedinci senemize adım attık.
Fotoğraf: Mediha Rende Sırt