Sepetiniz boş görünüyor
Çoğumuz ekranlarda parlayan isimleri ezbere biliyoruz. Peki ya evimizin önündeki ağacın adını ya da her gün bahçemize gelip giden, belki de bizi izleyen kuşların hangileri olduğunu biliyor muyuz?
2026 için kendime küçük ama anlamlı bir söz verdim; daha çok bitki ve kuş ile tanışmak, bahçemde ve kendi dünyamda onlara yer açmak. Belki de sadece onlara değil, kendimle ilgili yeni farkındalıklara da alan tanımak…
İngiliz bahçelerinin o kendiliğinden yetişmiş gibi gözüken, salaş ve çabasız görünümlü hoşluğunu hep sevmişimdir, ulaşılabilir bir doğa izlenimi verir. Bir kartpostal karesi gibi: Puslu bir havada kır çiçeklerinin arasından geçen dar bir patika ve bir küreğin sapında duran bir “kızılgerdan”… Sanki hep başka bir yerde, uzaklarda mümkünmüş gibi gelirdi. Ta ki birkaç sene öncesine kadar.
Çocuklar doğmadan önce sabah ritüelim, gözlerimi açar açmaz kahvemi alıp balkona çıkmak ve sabahın sessizliğinde ortamın seslerini dinlemekti. Çocuklardan sonra da bu alışkanlık pek değişmedi. Büyük oğlumu okula uğurladıktan sonra yine o seslerin peşine düşüyorum. Son zamanlarda ise bu seslerle birlikte durmayı ve bu seslerin kaynağını gözlemlemeyi kattım sabah ritüellerime. Sabahın erken saatlerinde Büyükada semalarında ilk misafirlerim “baştankaralar” oluyor. Ardından “kızılgerdan” ve “karatavuklar” çıkageliyor.

Zamanla fark ettik ki bahçemize gelen bu küçük ziyaretçilerin her birinin ayrı bir düzeni var. Biz de aynı ortamı paylaştığımız bu komşularımız için çocuklarla küçük hazırlıklar yapmaya başladık. Portakal kabuklarını itina ile boşaltıp bir kase gibi kullanıyor, içine koyduğumuz yemlerle ağaca asıp gelmelerini bekliyoruz. Bir de güllerin arasına sığ bir tabakta onlar için küçük bir kuş banyosu hazırladık, orada yıkanırken keyiflerini izlemek ayrı bir tebessüm kaynağı. Çocuklar genellikle biraz yüksek sesle konuşsalar da, öyle zamanlarda kuşların gelmesini sessizce beklemeyi öğreniyorlar. Ellerinde dürbün ve kuş rehberiyle hazır bekliyorlar; çoğu zaman görüş mesafemiz birkaç metreden fazla olmuyor, ama onlar moda girmeye çoktan hazır.

Bahçemizde bizi ziyarete gelen kuşlar arasından en cok kızılgerdana yaklaşabildik şu ana kadar. İlk karşılaşmamızda tüm sevimliliği ile ingiliz pullarında gördüğüm Robin’di benim için. Daha sonra bahçemizin vazgeçilmez, meraklı, cesur, minik kuşuna dönüştü. Aslında bir orman kuşu olmasına rağmen insan yerleşimlerine yakın yerlere yaklaşarak bahçelerde kendisine alan yaratan bir tür olduğunu öğrendik zamanla. Bir gün çimleri biçtikten sonra başımı kaldırıp limon ağacının dalında beni izlediğini farkettim bu küçük kızılgerdanın. Kaçmadı. Ondan mutlusu yoktu o an, minik kurtçukların ve solucanların peşindeydi. Ben dinlenirken küreğe konup etrafı gözetlemesinden artık bahçemize alıştığını anladım. Sadece başka yerlerde mümkün olabileceğini düşündüğüm o sahne aslında tam karşımdaydı.

Çocuklarla birlikte bahçemize gelen kuşları tanımak istedim; isimlerini, geliş saatlerini, ötüş ritimlerini… Zamanla fark ettim ki, bahçeye sadece bakmak yetmiyor. Aynı yerde hiçbir şey yapmadan biraz daha uzun süre durmak, sesleri, çıtırtıları dinlemek gerekiyor. Her günleri aynı gibi görünse de aslında hiçbiri aynı değil. Her bir kuşun ayrı ayrı alışkanlıkları var ve bu alışkanlıklar doğanın ritmine göre değişiyor. Yağmur yağarken başka, rüzgarlı havada başka, güneşliyken başka bir halleri var. Ben ise alışkanlıklarına ve kurallarına sıkı sıkıya tutunan biri olarak, esnemenin ne kadar kıymetli olduğunu onlara bakarken fark ediyorum.
Belki de bu yüzden artık bahçede biraz daha uzun kalıyorum; hiçbir şey yapmadan sadece bekleyerek. Çünkü bazen başka bir yerde mümkün sandığım o güzellikler; ancak durunca görünür oluyor. Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi ‘’ Dinle, neyi dinlediğini bilecek kadar sus.’’