Sepetiniz boş görünüyor
Bir önceki yazıda doğada olmanın yetişkin dünyasında yarattığı değişimden ve ortak dikkatin çocukla yetişkin arasındaki ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünden bahsetmiştik. Şimdi aynı yere bir de çocuğun dünyasından bakalım. Doğa, çocuklar için nasıl bu kadar doğal bir oyun ve keşif alanına dönüşür?
Cevap, insanın yaşadığı çevrenin değişim hızıyla bedeninin ve zihninin değişim hızının aynı olmamasında saklı olabilir.
İnsan, yaşam biçimini tarih boyunca hiç olmadığı kadar kısa bir dönemde değiştirdi. İçinde yaşadığımız modern çevre; teknolojisi, mimarisi, ulaşım biçimleri, ekranları ve nesneleriyle insanlık tarihinin oldukça yeni bir ürünü. Buna karşın bedenimiz ve zihnimiz, çok daha uzun bir evrimsel geçmişin izlerini taşımaya devam ediyor.
Çocuk ise bu iki dünyanın arasında büyüyor. Henüz davranışları yetişkininki kadar yoğun biçimde kültürel kurallarla, verimlilikle ve gündelik hayatın ritmiyle biçimlenmemişken, içsel olarak çok daha eski zamanlardan gelen bazı merakları, hareketleri ve oyun biçimlerini sergiliyor.
Tam da burada, insanın doğayla kurduğu bu kadim ilişkiyi anlamaya çalışırken karşımıza “biyofili” kavramı çıkıyor. Amerikalı biyolog ve doğa bilimci E. O. Wilson’ın 1984 yılında geliştirip bilimsel bir çerçeveye koyduğu biyofili hipotezi, insanın diğer canlılara ve yaşam süreçlerine karşı doğuştan gelen bir yakınlık taşıdığı fikrine dayanıyor. Ancak, bunu yalnızca “insan doğayı sever” şeklinde okumak eksik kalır. Bu hipotez, uzun evrimsel geçmişimizin; canlılara, doğal örüntülere ve içinde bulunduğumuz çevreye yönelme biçimimizde bir iz bırakmış olabileceğini söylüyor.
Çocuk söz konusu olduğunda ise bu yönelim daha dolaysız bir biçimde karşımıza çıkıyor. Çünkü çocuk için doğa yalnızca “yeşil alan”, “oyun alanı” ya da “gidilecek bir yer” değil. Çocuk doğada bir karıncanın peşinden gidiyor, toprağı eşeliyor, taşları topluyor, ağaca tırmanıyor, bulduğu dalı yanında taşıyor. Bütün bunları yaparken doğayı gözlemlemekle yetinmiyor; onunla fiziksel bir ilişki kuruyor.

İnsanlık tarihinin çok büyük bölümünde çevremizi bu şekilde deneyimledik: topladık, taşıdık, kazdık, tırmandık, izledik, sakladık, takip ettik. Bugün bunların çoğunun hayatta kalmak için doğrudan bir karşılığı yok. Ama çocukların oyununda bunları n bazılarını hâlâ görmek mümkün.
Burada “çocuk atalarımızın davranışlarını aynen tekrar ediyor” demek elbette mümkün değil. Ancak insanın evrimsel geçmişi, bugün davranışlarımızı şekillendiren bazı yatkınlıklar bırakmış olabilir. Belki de çocukluk, bu yatkınlıkların kültürün ve gündelik hayatın etkisiyle henüz bütünüyle gölgelenmediği bir dönemdir.
Peki bütün bunların arasında oyun neden var?
Oyun yalnızca insan yavrularına özgü değil. Genç memelilerde koşma, kovalama, boğuşma, tırmanma ve nesnelerle oynama gibi davranışlar oldukça yaygın. Üstelik oyun enerji harcıyor, zaman alıyor ve kimi zaman hayvanı dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı daha savunmasız hâle bile getirebiliyor. Oyun, farklı türlerde bu kadar yaygınsa, onu yalnızca “eğlence” olarak açıklamak pek mümkün görünmüyor.
Oyun sırasında çocuk yalnızca hareket etmiyor; bedenini, çevresini ve diğer canlıları tanıyor. Koşarken hızını, tırmanırken dengesini, bir başka çocukla oynarken sınırlarını ve karşısındakinin davranışlarını öğreniyor. Bir şeyi deneyip başarısız olduğunda yeniden deniyor. Risk alıyor, geri çekiliyor, tekrar yaklaşıyor. Bütün bunlar bir sınıfın, bir dersin içinde gerçekleşmiyor.

Serbest oyunun gücü de tam burada ortaya çıkıyor. Çocuk kendi merakının peşinden gittiğinde, ne yapacağını, ne kadar süreceğini ve oyunun nereye varacağını kendisi belirliyor. Bir hedefe ulaşmak ya da doğru cevabı bulmak zorunda olmadan deniyor, yanılıyor, yeniden deniyor. Çocuk öğrenmek için oyun oynamıyor; oynarken öğreniyor.
Doğanın en güçlü taraflarından biri de burada: Çocuğa ne öğreneceğini söylemeden, öğrenebileceği bir dünya sunuyor. Doğadaki nesneler hazır anlamlarla gelmiyor; üstelik doğa her seferinde aynı şeyi sunmuyor. Değişen hava, ışık, zemin ve karşılaşılan canlılar, oyunun da her seferinde yeniden kurulmasına izin veriyor.
Bu, yetişkinin “öğretme” ihtiyacından oldukça farklı bir öğrenme hâli. Önce deneyimler, gözlemler ve sonra anlamlandırır.
Bir önceki yazıda yetişkinin çocuğun dikkatini takip etmeyi öğrenmesinden bahsetmiştik. Bu kez belki biraz daha geriye çekilip başka bir şeyi görmemiz gerekiyor: Çocuğun kendi merakına, bedenine ve çevresiyle kurduğu ilişkiye güvendiğimizde, aslında onun dünyayı yaşayarak anlamlandırmasına alan açıyoruz.
Ve belki de insan ölçeğinde doğaya dönmenin en önemli yanlarından biri tam da bu: Çocuğa yeni bir dünya öğretmek yerine, ait olduğu yerde, doğanın içinde, sahip olduğu merakı ve oyun kurma gücünüu yeniden görünür kılmak.